İçindekiler

Hakim Abay

Bilingual Edition

Otuz Sekizinci Söz.

Ornament

Abay’ın anlaşılması en güç eserleri arasında en dikkat çekici olanı, Otuz Sekizinci Kara Sözüdür. Bu sözde dile getirilen pek çok düşünceye, onun şiirlerinde ve diğer kara sözlerinde de rastlamak mümkündür. Nitekim “Allah’ın kendisi de hak, sözü de haktır” ve “Allah demek kolaydır (Allah adıyla başlayan işleri kolaylaşır)” dizelerinde işlenen düşünce çizgileri, Kırk Üçüncü ve Kırk Beşinci Kara Sözlerinde de ele alınmıştır. Bu eserlerinde Allah ile insan arasındaki ilişkiye dair görüşler, Otuz Sekizinci Kara Sözde daha açık ve somut bir biçimde ifade edilmiştir. Kara söz”, şiir olmayan; açıklık ve kesinlik gerektiren özel bir türdür ve bu yönüyle felsefî bir traktata yakın durur. Bu nedenle kara sözler estetikten ziyade mantıksal ilkelere dayalıdır. Şairin bu sözünü kısaca ve özlü biçimde aktarabilmek için, onun iletmek istediği temel düşünceyi kavramak gerekir.

Abay, kara sözün temel düşüncesi hakkında şöyle der: “Hayatın kendisi hakikattir. Hayatın olmadığı yerde kemâlât da yoktur. Bu son derece açık bir ifadedir. Bütün meselelerin anahtarı hayattır. Ancak hayat varsa, diğer şeyler hakkında anlamlı ve derinlikli bir söz söylemek mümkündür. Allah ve insan hakkında geliştirilen anlayışlar da hayattan bağımsız değildir; onlara dair hakikatler, doğrudan doğruya hayatla ilişkilidir. Genel olarak ifade etmek gerekirse, “hayat” kavramı varoluşun bütünlüğünü dile getirir. Hayat olduğu içindir ki Allah’a dair bir idrak, insana yönelik bir tefekkür ve insanın insanlığını yansıtabilecek olan sevgi vardır. İşte bundan sonra bu konular etrafında dallanıp budaklanan bilgi ve bilim alanları belirlenmiş; hakikat yolunu gösteren peygamberler, velîler ve hikmet sahipleri hakkında Abay kendi düşüncelerini ortaya koymuştur.

İlk söz, Yüce Allah’ın varlığına ayrılmıştır. Abay’ın anlayışında Allah, varoluşun bizzat adıdır. Nitekim şair, “Çünkü Allah Teâlâ’nın kendisi hakikat yoludur” der. İnsanın ilmi ise, bu hakikatin doğruluğunu bilmek ve ona gönülden yönelmek demektir. Ancak bu, Allah’ın ilmi değildir. Bütün varlıkların hikmetini eksiksiz bilen ilim, Allah’ın ilmidir. İnsan ilmi ise kişiyi Allah’ın ilmine özendirir, ona meylettirir. İşte bu yönelişin kendisi, insan ilmine anlam kazandırır. Fakat bunun için Allah’a aşk gerekir. Çünkü ilim, Allah’ın sıfatlarından biridir; o hakikattir. Bu hakikate duyulan aşk ise insana gerçek anlamda insanlık değeri kazandırır. Abay’a göre ilim yoluna giren kimse, aynı zamanda hakikat yoluna, yani Allah Teâlâ’nın yoluna girmiştir. Buna karşılık, yalnızca mal ve kazanç peşinde koşanlarda Allah’a olan aşk, yani ilim ve bilginin hakikati bulunmaz.

Abay, hakikat hakkındaki düşüncelerine Allah’a iman meselesinden başlar. O şöyle der:

Sen Allah Teâlâ’ya, Allah Teâlâ için mi iman ediyorsun? Sen iman etmesen de Allah Teâlâ’ya hiçbir eksiklik gelmezdi. Buna göre iman, Allah için değil, insan için gereklidir. İman konusu On Üçüncü Söz’de ele alındığından, burada onu ayrıca uzun uzadıya incelemeye gerek yoktur. Bu sözde de imana dair anlayış, temelde On Üçüncü Söz’deki çerçeveyi korur. Ancak Abay’ın, özellikle Otuz Sekizinci Sözünde iman hakkında ortaya koyduğu yeni düşünce şu çizgide gelişir: “Allah Teâlâ’ya benzemek ister miyim diye cehaletle bu sözden ürkme; benzemek, bire bir aynılık anlamında değildir, O’nun yolundan gitmek demektir. Bu, daha önce pek rastlanmayan özgün bir görüştür. Şairin başka eserlerinde ilmin merkezinde yer alan unsur, bu kara sözde doğrudan Allah Teâlâdır. Abay, “Kendini Allah’a benzemeye adamalısın” der. Ey insan, sen Allah’ın kulusun; fakat gerçekten müslüman olarak yaratıldığını kabul ediyorsan, Allah’a benzemeyi kendine görev bil. Kuşkusuz, din görevlileri (imamlar) böyle bir ilkeyi kabul etmezler. Bu noktada Abay, iki açıdan İslâm düşüncesinin geleneksel sınırlarını aşmaktadır: Birincisi, insanın Allah’a benzemesine izin yoktur; çünkü ortada Resûlümüz (s.a.s.) vardır. Benzemek isteniyorsa, ona benzemek esastır. Abay ise bu noktayı yeterince dikkate almamıştır. İkincisi, din anlayışında insanın iradesi sınırlıdır; insan, Allah’ın buyruğuna bağlı bir varlık olarak tasavvur edilir. Abay ise insanın Allah karşısındaki bu bağımlılığını adeta ortadan kaldırır.

O, insanın Allah’a benzemesinden söz ederken, aslında insanın sınırsız gelişimi düşüncesine yönelir. Bu sebeple de Allah’ın sekiz sıfatı üzerinde özellikle durur. Bunlar: Hayy-Hayat (dirilik, canlılık), İlim, Kudret, Basîr (görme), Semî (işitme), İrade (dileme, isteme), Kelâm (söz) ve Tekvîn (var etme) sıfatlarıdır. Abay’a göre: “Bu sekiz sıfat, Allah Teâlâ’daki gibi kemâl derecesinde olmasa da, kullarında da her birinden kendi hâllerince bir pay olacak şekilde yaratılmıştır. Bu sebeple insanın Allah’a benzemesi, şaşılacak bir durum değildir. İşte Abay bu noktada bir kez daha reformcu bir düşünce ortaya koyar. Bu sıfatların bizde zerre kadar bile bulunmasıyla gerçekten müslüman sayılır mıyız? Elbette hayır. Çünkü hiçbir sıfata muhtaç olmayan Allah Teâlâ’dır; muhtaç olan ise biziz. Bu sıfatlar, bize Allah’ı tanımamız için (ma‘rifetullah için) gereklidir. Biz Allah’ı hiçbir zaman bütünüyle bilemeyiz; O’nu ancak bu sekiz sıfatı aracılığıyla, bildirdiği kadarıyla tanıyabiliriz. Hatta bırakınız Allah’ın zatını, O’nun hikmetine (ilâhî bilgeliğine) bile hiçbir hakîmin aklı tam anlamıyla erişemez. Abay bunu şöyle açıklar: “Allah Teâlâ ölçüsüzdür; bizim aklımız ise ölçülüdür. Ölçülü olanla ölçüsüz olan bilinemez. Biz Allah Teâlâ’ya ‘bir’ deriz, ‘vardır’ deriz; fakat O’na ‘bir’ dememiz, ancak aklımızda bir anlam çerçevesi oluşturmak içindir. Yoksa bu ‘birlik’ ifadesi de gerçekte Allah Teâlâ’nın zatına tam anlamıyla uygun düşmez.

Demek ki Allah’ı akılla bütünüyle kavramak mümkün değildir; zira aklımız ve ilmimiz sınırlıdır. Sınırlı bir akıl ile sonsuz hakikati, yani Allah’ı tam anlamıyla tanımlamak imkânsızdır.

Biz Allah için “bir” ve “vardır” dediğimizde, aslında O’nun mahiyetini açıklayan kavramlar ortaya koymuş olmayız; bunlar yalnızca kendi anlayışımıza bir çerçeve kazandırmak için kullandığımız, insan zihninin ürettiği ifadelerdir. Bu bakımdan, Allah’ın “bir” ve “var” oluşunun hakikati, bizim için bütünüyle bilinmez olarak kalmaktadır.

Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın sekiz sıfatından herhangi birini diğerlerinden üstün görmek doğru değildir. Çünkü “iradesizlik, Allah Teâlâ’ya yakışmaz. Bununla birlikte, bu sekiz sıfatın dışında Allah Teâlâ’nın şu güzel isimleri de vardır: Rahmân (bağışlayan), Rahîm (merhametli), Gafûr (çok bağışlayıcı), Vedûd (seven), Hafîz (koruyan, muhafaza eden), Nâfi‘ (fayda veren), Vekîl (vekil, güvenilip dayanılan) ve Latîf (lütufkâr, ince ve nazik davranan).

Abay, Allah’ı tanıma yolunda (ma‘rifetullah) iki yönteme başvurur. Bunlardan biri naklî delillerdir; yani daha önce söylenmiş sözlere, aktarılagelen bilgilere dayanan kanıtlar. Diğeri ise aklî delillerdir; düşünce ve akıl yoluyla ulaşılan temellendirmeler. Yukarıda anılan ilâhî isimler hakkında söz etmek, naklî yönteme girer. Aklî yöntem ise akıl ve tefekkür yoluyla Allah’ın kudretini tanımaktır. Bu bağlamda Abay şöyle der: “Aklî delilim şudur: Allah Teâlâ bu âlemi aklın erişemeyeceği bir düzen içinde yaratmış; sonra da varlıkları birbirinden faydalanacak şekilde var etmiştir. Cansız varlıklardan yararlanan canlıları, canlılardan yararlanan akıllı insanı yaratmıştır.

Hayvanlardan mahşerde, yani ahirette sorgu yoktur; demek ki onlar günahsızlar zümresindedir. Hesap, yalnızca akıl sahibi insan için vardır. Abay bunu adalet olarak niteler. Çünkü Allah insanı sevgiyle yaratmış, kâinattaki her şeyi ona boyun eğdirmiş ve ona özel nitelikler bahşetmiştir. Abay bu düşüncesini şöyle açıklar: “İnsanoğlunu kurt, kuş ve diğer hayvanlar gibi yaratmayıp; ona güzel bir suret vermesi, iki ayak üzerinde doğrultup başını yukarı kaldırması, dünyayı gözle idrak edecek şekilde donatması; diğer hayvanlar gibi yiyeceğini başıyla aldırmayıp, iki eli başka hizmetler için elverişli kılması; ağzına götürdüğünü ne yiyip ne içtiğini fark etsin diye koku alma duyusunu vermesi; bunun üzerine iki gözle temizlik ve düzeni ayırt etmesini sağlaması; gözleri zarardan korumak için kaş ve kirpikle donatması; alnındaki terin göze akmaması için kaş yaratması; yüzüne güzellik vermesi; insanların tek başına yapamayacakları işleri birlikte gerçekleştirsinler diye diliyle birbirine söz aktarabilmesini sağlaması - bütün bunlar bir sevginin eseri değil midir? Sana sevgi gösterene senin de sevgi göstermen bir borç değil midir? Öyleyse iman dediğimiz şey, yani Allah’a kulluk etmek, aslında bir borcu ödemektir. İnsan Allah’a daima borçludur. Bunu kavramayanlarda iman da yoktur, akıl da yoktur. Akıllı insanda ise iman vardır.

Peki bu nasıl anlaşılmalıdır? Nice akıllı insanlar başka dinlere, başka ilâhlara yönelmekte ve o inançları savunmaktadır. Abay bu meselenin çözümünü de kendine özgü biçimde açıklar.

Abay’ın iman ederek müslümanlığı kabul eden insandan beklentisi farklıdır. O, müslümanlığı adalet ve sevgi temelinde açıklar. Abay’a göre zulmün olduğu yerde müslümanlıktan söz edilemez. Bu düşüncesini kanıtlamak için hadis-i şeriflerden ve ayetlerden bazı ifadeler aktarır: “Allah’ın verdiklerini tefekkür et”, “Eğer sen Allah’ı seversen, O da seni sever”, “İnsanlara iyiliği emredin, hayırlı işler yapmaya çağırın; çünkü Allah iyiliği yayanları sever”, “İşte onlar Allah’a iman eden ve salih amel işleyen kimselerdir; onların yeri ebedî cennettir. Bu sebeple Abay, adaletten uzak bir din anlayışını iman eksikliği olarak değerlendirir. Allah’ı tanıma konusunda O’nun merhametli, adil ve kudret sahibi olduğunu ayırt ederiz. İnsanda ise ilim, merhamet ve adalet olmak üzere üç temel nitelik vardır (Abay insanın kudreti hakkında ayrıca bir şey söylemez). Bu üç niteliğin insandaki tezahürü çalışkanlık, müslümanlık bilinci ve insanlık değeridir. İyi insanda ayrıca üç başka vasıf daha bulunur: sıdk (doğruluk), kerem (iyilik, cömertlik) ve akıl (hikmet). Abay bunların bütününü “civanmertlik” olarak adlandırır. Bu vasıfların sahipleri ise peygamberler, evliyalar, hakîmler ve kâmil müslümanlardır. Abay bu üç grubun davranışlarını ayrı ayrı ele alır. Peygamberler, Allah’a kulluğu esas alarak insanları din yoluna çağırır ve dünyanın geçici zevklerine değil, ahiret hazırlığına yönelmeyi öğütlerler. Evliyalar, Allah’a olan aşkı telkin eder; nefsi dizginlemeyi ve dünya nimetlerinden uzak durmayı tavsiye ederler. Hakîmler ise dünyanın sağlayacağı faydayı gözetir, insanlara ibret ve öğüt verirler.

Peki, biz kimin sözünü dinlemeli, kimin izinden gitmeliyiz? Abay, bu soruya kendi bakış açısından cevap verir. Şair, dünyadan tamamen el etek çekmeyi ve aşırı zahidliği onaylamaz. Şöyle sorar: “Böyle olursa malı kim koruyacak, düşmana kim karşı duracak, elbiseyi kim dikecek, ekini kim ekecek, Allah’ın kulları için yarattığı nimetleri kim ortaya çıkaracak? Abay somut ve gerçekçi konuşur. Nefsi bütünüyle feda etmek, onun anlayışına göre Allah yolunun özü değildir. Çünkü nefsi, insana özel bir özellik olarak veren de Yaratıcı’dır. Allah’ın verdiği bu nimetten bütünüyle vazgeçmek, ilâhî emre aykırı bir tutum olur. Asıl mesele nefsi tamamen yok saymak değil, onu zamanında dizginleyip doğru biçimde yönlendirmektir. Genel olarak nefsi reddetmek müslümanlık değildir; hatta hayattan ve dünya nimetlerinden kaçmak da müslümanlığa uygun değildir. Malı Allah, insanın ihtiyacı için yaratmıştır; öyleyse onu korumak, çoğaltmak ve faydaya dönüştürmek de ilâhî iradeye hizmettir. Dünya işleri göz ardı edilirse toplum düzeni bozulur, insanlar güçsüz düşer ve kötülüğe açık hâle gelir. İşte bu yüzden Abay: “Hayatın kendisi hakikattir.” der.

Abay, evliyaların hepsinin dünyayı terk etmediğini de özellikle belirtir ve buna İslâm dünyasından örnekler verir. Bununla birlikte, onun ilgisi peygamberler ve evliyalardan ziyade hakîmlere yönelir: “Eğer doğru yolu şaşmadan arayan hakîmler olmasaydı, dünya harap olurdu… Onların işlerinin çoğu dünya işidir; fakat bu hakîmlerin yaptıkları, yaydıkları ve söyledikleri şeyler, ‘ed-dünyâ mezra‘atü’l-âhire’ (dünya ahiretin tarlasıdır) sözünde ifade edildiği gibi, ahiret için bir ekin hükmündedir.

Hakîmleri peygamberler ve evliyalardan üstün görmek ise dinî açıdan kabul edilemez; zira “Allah birdir, peygamber haktır” ilkesine böyle bir anlayış sığmaz. Üstelik hakîmlerin inançları farklı olabilir. Bu noktada insan ister istemez derin bir düşünceye dalar: Acaba bu hakîmler tek bir din ve tek bir inanç etrafında birleşebilirler mi? Meselâ Abay’ı bir hakîm olarak kabul edersek, onun geleneksel anlamdaki müslümanlığı hakkında tereddüt doğabilir. Oysa Abay kendisini müslüman olarak görür ve buna dair çeşitli deliller ileri sürer. Bunlardan ilki, On Üçüncü Kara Sözde “yakînî iman” meselesinin ele alınmış olmasıdır. Âlimlerin tasnifine göre, aktarıma dayalı iman, taklidî imandır; yani bu, önceki kaynakların naklî delilleriyle Allah’a inanmayı ifade eder. Hakîmlerin aklî delilleriyle ulaşılan iman ise yakînî iman olarak adlandırılır. Yakînî iman, Allah’a derin bir kavrayışla inanmak demektir. Abay, “âlim” ile “hakîm”i birbirinden ayırır ve şöyle der:

Her âlim hakîm değildir; fakat her hakîm âlimdir.

Abay’a göre âlim, zâhirî ilimlerle meşgul olan, aktarılan bilgileri naklî olarak ifade eden kimsedir. Bu alanlarda yetkinleşenler âlim adını alır. Âlim, dünyayı tanır, bilir ve onun hakkında konuşur; fakat söyledikleri çoğunlukla nakle dayanır. Hakîm ise bundan farklıdır. Abay’a göre Allah dünyada hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamıştır. Bu sebeple o, “Her işin sebebini arayanlara hakîm adını vermişlerdir.” der.

İşte hakîmin, âlimden de, peygamberden de, evliyadan de ayrıldığı nokta budur: Hakîm, yaptığı her işin mahiyetini ve sebebini araştıran kimsedir. Ancak onlar da her şeyin sırrını bütünüyle kavrayamazlar; çünkü bu sır, nihayetinde Allah’ın sırrıdır. Bu durum, Abay’ın İslâm hakkındaki görüşlerinin ayrıca ele alınmasını gerekli kılar. Aslında şair, “Müslümanlık” kavramına kendine özgü bir anlam yüklemiştir. Onun müslümanlık anlayışı, ortodoks İslâm yorumuyla bütünüyle örtüşmez. Zira sebep aramak, geleneksel anlayışta insanı sarsabilir; klasik dinî düşüncede esas olan, Allah’a inanmak ve fazla sorgulamaya girmemektir. Oysa Abay, bizzat iman etmenin kendisinde bile sebep arayışını sürdürür.

İkinci olarak Abay, müslümanlığın şu ölçüsünü dile getirir: “…Dinde rehberimiz, Allah’ın elçisi olan Peygamberimizin hadis-i şerifidir: Hayru’n-nâs men yenfe‘u’n-nâs (İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır). Abay, işte bu nitelikteki kişiyi hakîm olarak adlandırır. Buna göre gerçek anlamda “kâmil müslümanlar”, hakîmlerdir. Peki bu kimselerin dini nasıl adlandırılmalıdır? İşte bu soru, günümüze kadar kesin bir cevap bulamamıştır. Herkes kendi dinine bağlıdır; insanlar birbirlerinden hem içten hem dıştan hoşnutsuzdur ve her biri üstünlük iddiasındadır. O hâlde insana gerçekten iyilik getiren din hangisidir? Abay, din anlayışında bir yenilenme gerektiğini savunur. Çünkü o da bir hakîmdir; yani sebep arayan, sorgulayan bir düşünürdür. Başkasının sözüyle yetinen biri değildir; bizzat araştıran, ayıklayan ve sonunda aklıyla hükme varan bir bilgedir. Peygamberler ve evliyalar hakkında söz ederken de onları asla bütünüyle reddetmez; aksine, onların değerini teslim ederek farklı bir yorum geliştirir.

Allah ile insan arasındaki elçiler olan nebilerin ve can ile beden temizliğini esas alan evliyaların önemi büyüktür. Onlar olmasaydı, dünya zevkleri insanı kolayca hayvani bir seviyeye düşürebilirdi. Abay, “Dünyanın güzelliği akla bir nur gibi ışık verir; fakat dünya zevki insanı doğru yoldan da uzaklaştırabilir” der. İnsanlar birbirinden farklıdır; ancak Abay özellikle “bu farklılığı öne çıkarmaya çalışmaktan sakının” diye uyarır. Çünkü insan farklı olmak isterken övünmeye başlar, bu da insanlar arasında kıskançlığa yol açar. Elbette kendini geliştirmek için çaba göstermek kötü değildir; fakat bunu övünç kaynağı hâline getirip insanın kendisini boş yere yıpratması, cehaletin bir tezahürüdür.

Abay, bu sözün sonunda ahlâkî meselelere yönelir ve kendi ifadesiyle naklî öğütler verir. Meselâ insanoğlunu aşağıya çeken üç temel unsurun bulunduğunu söyler: cehalet, tembellik ve zulüm. Bunları ayrıntılı biçimde açıklar. Bunlar bilimsel anlamda yeni tezler değil, daha çok ibret verici öğütlerdir. Örneğin tembellik hakkında şu son derece anlamlı tanımı yapar:

Tembellik, dünyadaki bütün işlerin düşmanıdır. Gayretsizlik, iradesizlik, utanmazlık ve yoksulluk hep ondan doğar.

Sözün sonunda tekrar ibret temasına dönülür. Burada aklî tartışmalardan ziyade, ders vermeye yönelik naklî ifadeler yer alır. Abay bunun farkındadır ve sözünü şu cümleyle tamamlar:

Peki, bu sözden ibret aldık mı? 📚

Kelime Açıklamaları & Grup Çalışması

📚 Kelime Açıklamaları

1. Tezahür: Ortaya çıkma, görünür hâle gelme, belirme.

2. Civanmertlik (Cömertlik / Mertlik): Yiğitlik, dürüstlük, eli açıklık ve başkalarına iyilik yapma erdemi.

3. Kâmil Müslüman: İnancını sadece sözle değil, ahlakı ve davranışlarıyla da yaşayan olgun Müslüman.

4. Telkin Etmek: Bir düşünceyi, duyguyu ya da davranışı birine yavaşça ve ısrarla benimsetmeye çalışmak.

ATALARIMIZIN İKİ MİZACI (İKİ KİŞİLİĞİ)

Отыз сегiзiншi сөз.

Ornament

Абайдың түсiнiкке ауыр шығармаларының iшiндегi ең айтулысы отыз сегiзiншi қара сөзi. Осы сөзде айтылған көптеген пiкiрлердi өлеңдерiнен, өзге қара сөздерiнен кездестiремiз. Мысалы, “Алланың өзi де рас, сөзi де рас”, “Алла деген сөз жеңiл” деген өлеңдерiне айтылатын ой желiлерi қырық үшiншi, қырық бесiншi қара сөздерiнде айтылған. Бұл шығармаларындағы Алла мен адамға қатынасты пiкiрлер отыз сегiзiншi қара сөзiнде нақтылы айтылған. “Қара сөз” -өлең емес, нақтылықты қажет ететiн ерекше жанр, оны философиялық трактатқа жақын қарастырамыз. Сондықтан қара сөздер көркемдiк емес, логикалық заңдылықтарға құрылған. Ақынның бұл сөзiн қысқаша түрде тәсiлдеп беру үшiн, оның айтпақ болған басты идеясын аңғару керек. Қара сөздiң негiзгi идеясы туралы Абай былай деген: “Ғұмыр өзi -хақиқат. Қай жерде ғұмыр жоқ болса, онда кәмәлат жоқ”. Нақтылы ой. Бар мәселенiң кiлтi - ғұмыр. Тек ғұмыр болған соң ғана өзге нәрселер туралы мазмұнды әңгiме жасауға болады. Алла, адам туралы түсiнiктер ғұмырдан тыс емес, олар хақындағы ақиқаттарға ғұмыр тiкелей қатысты. Жалпы айтқанда, “ғұмыр” деген ұғым болмыстың тұтастығын бiлдiредi. Ғұмыр болған соң Алла туралы түсiнiк, адам жөнiнде толғаныс, адамның адамшылығын бейнелей алатын - махаббат бар. Ендi осылар туралы тарам - тарам бiлiм, ғылым салалары анықталып, хақиқат жолын нұсқаушылар: пайғамбарлар, әулиелер және хакiмдер туралы Абай өз ойларын ортаға салған.

Әуелгi сөз Алла тағала болмысына арналған. Абай ұғымында Алла болмыстың аталуы. “Себебi, Алла тағала өзi хақиқат жолы”-деген ол. Адамның ғылымы осы хақиқаттың растығын бiлу, оған құмар болу деген сөз. Бұл Алла ғылымы емес. Барша нәрселер хикметiн анық бiлетiн ғылым - Алла ғылымы. Адам ғылымы оны Алла ғылымына ынтық етеді. Осы ынтықтың өзi адам ғылымына мазмұн болады. Бiрақ, ол үшiн Аллаға ғашықтық керек. Себебi, ғылым алланың бiр сипаты, ол хақиқат, ал оған ғашықтық адмға адамдық қасиет бередi. Абай ғылым жолына түскен адамды хақиқат жолына, яғни Алла тағала жолына түскен жан деп санайды. Мысалы, мал табу, пайда табу жолына түскендерден Аллаға ғашықтық, яғни ғылым - бiлiм хақиқаты табылмайды. Хақиқат туралы өз ойын Абай Алла тағалаға иман келтiруден бастайды. Ол “Сен Алла тағалаға алла тағала үшiн иман келтiремiсiң?… Сен иман келтiрмесең де алла тағалаға келер ешбiр кемшiлiк жоқ едi”,- дейдi Абай. Иман келтiру Алла үшiн емес, адам үшiн қажет. Иман туралы он үшiншi сөзiнде айтылғандықтан, оны арнайы талдаудың қажетi шамалы. Иман туралы сол он үшiншi сөздегi ұғым сақталған. Алайда, осы сөзде, яғни отыз сегiзiншi сөздегi Абайдың иман туралы тың ойы мына желiде өрбидi: “Алла тағалаға ұқсай алам ба деп надандық бiрлән ол сөзден жиiркенбе, ұқсамақ - дәл бiрдейлiк дағдысы бiрлән емес, соның соңында болмақ”. Бұл бұрын кездеспеген тың ой. Ақын айтқан ғылымының орнында бұл қара сөзiнде Алла тағала тұр. Өзiңдi аллаға ұқсауға шарт қыл, - дейдi Абай. Адам, сен Алланың құлысың, бiрақ өзiңнiң мұсылман (мүсiлiм) болып нақты берiлгенiң рас болса, Аллаға ұқсауды мiндет ет. Ислам дiн басшылары мұндай қағиданы жаратпайтыны анық. Бұл тұста Абай екi мәселеде ислам дiнiнiң шеңберiнен асып тұр. Бiрi, адамның тiкелей Алласына.

ұқсауға рұхсат жоқ. Абай болса, бұл мәселенi ескермеген. Дiн бойынша адам еркi шектеулi. Ол Алла әмiрi бойынша iске асатын адам әрекетi. Абай адамның Алла алдындағы бұл тәуелдiгiн «алып тастаған». Ол Аллаға адамның ұқсауы туралы айтқанда, адамның шексiз дамуы туралы әңгiмеге ауысқан. Сол себептi, ол Алланың сегiз сипаттарына тоқталған. Олар: Хаят (тiршiлiк, тiрi болу), Ғылым, құдiрет, Басар (көру, көрушi), Сәмiғ (есту, есушi), Ирада (тiлеу, қалау), Кәлам (сөздер), Тәкин (болдыру). Абай айтуынша: “Бұл сегiзiнен аллатағаладағыдай кәмәлатғамзат (жетiлу, үлкею) бiрлән болмаса да, пендесiнде де әр бiрiнен өз халiнше бар қылып жаратыпты”. Сондықтан адамның Алласына ұқсауы таң қаларлық iс емес. Мiне, осы тұста Абай тағы да реформаторлық пiкiр айтады. Осы сипаттар бойымызда зәррадай болса да болғандағымыздан бiз мұсылманбыз ба, әрине жоқ, себебi, Алла тағала ешбiр сипатқа мұқтаж емес, мұқтаж болып отырған бiз, ол бiзге Алланы тануға (мағрифатулла үшiн) қажет. Алланы бiз ешқашан толық бiле алмаймыз, бiрақ осы сегiз сипаттары арқылы өзiнiң бiлгенiн ғана бiлемiз. Тiптен Алла тағаланың заты түгiл, оның хикметiне (даналығына) ешбiр хакiм ақыл жеткiзе алмайды. Оның есебiн Абай былайша түсiндiредi: “Алла тағала өлшеусiз, бiздiң ақылымыз - өлшеулi. Өлшеулi бiрлән өлшеусiздi бiлуге болмайды. Бiз алла тағала “бiр” деймiз, “бар” деймiз, ол “бiр” демеклiк те - ғақылымызға ұғымның бiр тиянағы үшiн айтылған сөз. Болмаса ол “бiр” демеклiк те Алла тағалаға лайықты келмейдi”. Демек, Алланы ақылмен тану мүмкiн емес, ақылымыз, ғылымымыз шектеулi. Шектеулi ақыл мен шексiз шындық - алланы анықтауға болмайтын iс. Алла “бiр”, “бар” деп жүргенiмiзде Алла мазмұнын ашатын ұғымдар емес, бiздiң түсiнiгмiздiң тиянағы үшiн айтылған сөздер, адам ойлап та-.

пқан түсiнiктер. Әйткенде, оның “бiр”, “бар” екенi бiзге беймәлiм. Сол сияқты алла тағаланың сегiз сипатының бiреуiн зор деп айтуға болмайды. Себебi, “ықтиярсыздық алла тағалаға лайықты емес”. Бiрақ, сегiз сипаттан өзге Алла тағаланың мынандай есiмдерi бар: Рахман(жарылқаушы), Рахим (мейiрiмдi), ғафур(кешiрушi), Уадуд(сүюшi), Хафиз (қорғаушы, сақтаушы), Нафиғ (пайда берушi), Уәкил (өкiл), Латиф (жақсы, кешiпейiл)”. Алланы тануда (мағрифатулла) Абай екi тәсiл қолданған. Бiрi нақлия (бұрыннан айтылып жүрген сөздермен) дәлелдерi, екiншiсi ғақлия (оймен, ақылмен) дәлелдерi. Жоғарыда атап өтiлген алла есiмдерi туралы айту нақлия. Ал ғалқия болса, ақылмен, оймен Алла құдiретiн тану. Оның өзiнде “Ғалқия дәлелiм құдай тағала бұл ғаламды ақыл жетпейтiн келiсi бiрлән жаратқан анан басқа, бiрiнен-бiрi пайда алатұғын қылып жаратыпты. Жансыз жаратқандарынан пайда алатұғын жан иесi хайуандарды жаратып, жанды хайуандардан пайдаланатұғын ғақылды инсанды (адам баласы) жаратқан”. Жануарлардан мақшарда, яғни ақырзаман болғанда сұрау жоқ, демек, олар күнәсiздер қатарында. Сұрау ақыл иесi адамнан ғана болмақ. Мұны Абай ғадiлеттiк дейдi. Себебi, адамды Алла махаббатпен жаратқан, ғаламдағы бар нәрсенi адамға бағындырған, өзiне де еркше сипат берген. Бұл мәселенi Абай былайша дәлелдеп берген: “Абай баласын құрт, құс өзге хайуандар сипатында жаратпай, бұл гузәл сипатты берiп, екi аяққа бастырып басын жоғары тұрғызып, дүниенi көздерлiк қылып өзге хайуандар секiлдi тамақты өз басымен алғызбай, ыңғайлы екi қолды басқа қызмет еттiрiп, аузына қолы ас бергенде, не iшiп, не жегенiн бiлмей қалмасын деп, исiн алып ләззаттанғандай қылып ауыз үстiне мұрынды қойып, оның үстiне тазалығын.

байқарлық екi көз берiп, ол көздерге нәзiктен, зарардан қорғап тұрарлық қабақ берiп, ол қабақтарды ашып - жауып тұрғанда қажалмасын деп кiрпiк жасап, маңдай терi тура көзге ақпасын деп, қаға беруге қас берiп, оның жүзiне көрiк қылып, бiрiнiң қолынан келместей iстi көптесiп бiтiрмекке, бiреуi ойын бiреуiне ұқтырарлық тiлiне сөз берiп жаратпақтығы махаббат емес пе? Кiм өзiңе махаббат қылса, сен де оған махаббат қылмағың қарыз емес пе?”. Демек, иман дегенiмiз, яғни құдайға құлшылық ету дегенiмiздiң өзi қарызды өтеу. Адам Алласына әманда қарыздар. Оны түсiнбегендерде иман жоқ, ақыл жоқ. Ақылды адамда иман бар. Оны қалай түсiнуге болады. Көптеген ақылды адамдар өзге дiнге, өзге құдайға табынып, ол сенiмдi уағыздайды. Оның шешiмiн Абай өзiнше түсiндiрген. Абайдың иман келтiрiп мұсылмандықты қабыл алған адамға қояр талабы өзгеше. Ол мұсылманшылықты ғадiлет пен махаббат арқылы түсiндiрген. Қиянат болғанжерде мұсылмандық болмақ емес дейдi Абай. Осы пiкiрiн дәлелдеу үшiн хадис шарифтен бiрнеше аяттар келтiредi: “Құдайдың бергенiне ой жiбер”, “Егер сен алланы сүйсең, о да сенi сүйедi”, “Адамдарға жақсы iс iсте деп, жасылық етiңiз деп бұйырыңыз, өйткенi құдай жақсылыққа таратушыларды сүйедi”, “Сондай адамдар құдайға иман келтiредi, жақсы iстер iстейдi, ондайлардың орны мәңгi жұмақта”. Сондықтан Абай әдiлеттiлiктен тыс болғанда Алла тағала жолына шығушылық, имансыздық деп түсiндiредi. Алланы тануда, оның рақымды, ғадiлеттi, құдiреттi екенiн айырдық. Адамда ғылым, рақым, ғадiлет және(адам құдіреті туралы Абай ешнәрсе айтпаған) олардың үш сипаты (атрибуты) бар. Олар талаптылық, мұсылмандық және адамгершiлiк. Жақсы адам бойында тағы да үш сипат болмақ, олар сиддық (шындық), кәрәм (iзгiлiк), ғақыл (даналық). Мұны Абай жәуанмәртлiк деп атайды. Осы сипат-.

тың иелерi - пайғамбарлар, әулилер, хакiмдер және кәмiл мұсылмандар. Абай осы үшеуiнiң iс - әректтерiне талдау жасаған. Пайғамбарлар құдайға құл болып, дiн жолына түсiп, жалған ахиреттiң қамын ойла деген қағида ұсынады. Адам жалғанның қызығы емес, о дүние қызығына құмар болып, дүниенiң мағлұматтылығын терiске шығарады. Әулилер болса аллаға ғашық болуды насихат етiп, нәпсiге тыйым салып дүние қызығынан өздерiн татады. Хакiмдер болса дүниенiң тиетiн пайдасын ойлады, ғибрат (үлгi) айтты. Сонда кiмдер тыңдап, кiмдердiң соңына ермекпiз. Жоғарыда айтылған үш хаслатты (сипат) кiмдердiң бойынан табуға болады дегенге келгенде, Абай өзiнше пiкiр қорытқан. Ақын дүние қызығынан бас тартушылықты, тақуалықты қолдамайды: “Бұлай болғанда малды кiм бағады, дұшпанды кiм тоқтатады, киiмдi кiм тоқиды, астықты кiм егедi, дүниедегi Алланың пенделерi үшiн жаратқан қазыналарын кiм iздейдi?”. Абай нақтылы сөйлегендi жаратады. Нәпсiнi фида қылушылықтың өзi, анығында алла жолы емес. Себебi, нәпсiнi ерекше қасиет ретiнде адамға жаратушысы берген. Егер, сол Алла берген пәпсiнi пайдаланып, қызығын көрмесе, Алла әмiрiне қарсы шығушылық. Мәселе, нәпсiнi дер кезiнде тыя бiлу, меңгеру өзге iс. Жалпы нәпсiнi терiске шығару мұсылмандық емес. Тiптен өмiр сүруден, дүние пайдасынан қашқақтау да мұсылмандық емес. Малды құдай адам қажетi үшiн жаратқан, ендеше оны бағып - қағу, өсiру, пайдаға асыру да Алла iсi. Тiптен дүние туралы ой болмаса, ел елдiгiнен айырылып, кәпiрлерге жем болып, дүние ойран болмақ. Сондықтан Абай: “Ғұмырдың өзi - хақиқат” дейдi. Абай әулиелердiң бәрiнiң бiрдей дүниенi тәркi етпегендiгiн де айта кеткен. Оған ислам әлемiнен мысалдар келтiрген. Бiрақ, оның ынтасы пайғамбар мен әулилерге қарағанда.

хакимдерге ауа бередi: “Адаспай тура iздеген хакимдер болмаса дүние ойран болар едi… Бұлардың iсiнiң көбi - дүние iсi, ләкин осы хакимдердiң жасаған, таратқан уа айтқан iстерi әддуния мәзрәгәтул – ахирет(дүние ахиреттің егіні) дегендей, ахиретке егiндiк болатын дүние сол”. Хакiмдер пайғамбар мен әулиелерден артықшылығын мойындау дiннен шығу болып табылады. “Алла бiр, пайғамбар жақ” деген қағидаға бұл түсінік симайды. Хакімдердің діні әр түрлi болуы ықтимал. Осы сөздерден үлкен бiр ойға қаласыз. Осы хакiм дегендер бiр дiнде, бiр сенiмде бола ма екен? Айталық, Абайдың өзiн хакiм деп мойындасақ, оның дәстүрлi мәнiндегi мұслмандығына шүбә келтiруге болады. Ол өзiн мұсылманға жатқызған. Оған бiрнеше дәлелдер келтiрген. Бiрiншiден, он үшiншi қара сөзде якини иман туралы сөз болағанын айтайық. Ғылымдардың айтуымен иман қайыруды таклиди иман деймiз. Яғни, бұл ғаламдардың нақлия дәлелдерi арқылы Аллаға сену, ал хакiмдердiң ғақлиялық дәлелдерi арқылы Аллаға сенiп иман келтiрудi якини иман деймiз. Яғни, якини иман дегенiмiз Алланы терең түсiнiп барып илану. Абай “ғылым” мен “хакiмдi” ажыратқан. Оның айтуынша: “әрбiр ғалым – хаким емес, әрбiр хаким - ғалым”. “Ғалым” дегенге Абай мынандай түсiнiк берген: “Дүниеде ғылым захири (сыртқы ғылым) бар, олар айтылмаштарды нақлия деп айтады, бұл нақлияға жүйрiктер ғалым атанады”. Ғалымның айтар сөзi нақлия. Ғалым дүниенi бiлушi, танушы сол хақында айтушы. Хакiм туралы Абай өзгеше айтқан. Құдай дүниеде еш нәрсенi себепсiз жаратпаған. Сондықтан Абай: “әрбiр iстiң себебiн iздеушiлерге хаким ат қойдылар”,-дейдi. Мiне, хакiмнiң ғалымнан да, пайғамбардан да, әулиеден де ерекшелiгi сол. Хакiм қандай iсiнiң болмасын болмысын, себебiн iздеушi. Алайда, олар әр iстiң құпиясын толық.

таба алмайды, өйткенi ол Алланың құпиясы. Сонда Абайдың мұсылмандығы ерекше талдауды қажет етедi. Анығында ол “мұсылмандық” дегенге нақтылы түсiнiк берген. Оның мұсылмандығы ортодоксиялық ислам түсiнiгiмен сай келе қоймайды. Себеп iздеу деген адамды сенiмiнен шығарады. Дәстүрлi дiнде Аллаға сену керек, ешқандай себеп iздеудiң қажетi шамалы. Ал Абай болса иман келтiрудiң өзiнен сол себептi iздеп отыр. Екiншiден, Абай мұсылмандықтың мынандай бiр өлшемiн айтады: “… дiнде басшымыз құдайдың елшiсi пайғамбарымыздың хадис шарифi, хайру н-нас мән йанфағу н-нас (адамның жақсысы пайда келтiрген адам) деген”. Мұндай адамды Абай хакiм атаған. Сонда нағыз “кәмiл мұсылман” - хакiмдер. Бұлардың дiнi қалай аталады. Мiне, осы сұрақ күнi бүгiнге дейiн шешiмiн таппай жүр. Әркiм өз дiндерiнде берiлген, олар бiрiне - бiрi iштей де, сырттай да наразы, әрқайсысы өктемдiк iздейдi. Адамға тек жақсылық әкелетiн дiн қайда? Абай дiнге реформа жасау жағында болған. Олай дейтiнiмiз, оның өзi хакiм, яғни себеп iздеушi. Ол бiреудiң айтқанына иланатын жан емес, өзi iздеп, айырып барып ақыл тоқтататын данышпан. Ол пайғамбар, әулиелер туралы айтқанда, оларды мүлдем жоққа, терiске шығарып отырған жоқ. Алла мен адам арасындағы елшi нәбилердiң, тән әрi жан тазалығын қастерлеген әулилердiң қажеттiлiгi ерекше. Олар болмағанда дүниенiң мағумарлығы (қызық, әдемiлiгi) адамды хайуандандырып жiберуi ықтимал. Абай түсiнiгiнше: “дүниенiң мағмурлығы бiр түрлi ақылға нұр берiп тұратұғын нәрсе”. Бiрақ, дүние қызығы адамды тура жолдан бұруы ғажап емес. Адам боп аты аталғанмен әрбiр жан өзгеше. Алайда, Абай ерекше өзгеше болудан сақтандырады. Өзгеше боламын деп адам мақтанға бастайды. Ол күңшiлдiк туғызады. Әрине,.

бiреуден асамын деп әрекет жасау жаман iс емес, бiрақ оны мақтанға айналдырып, өзiңдi - өзiң босқа қинасаң, ол надандық. Абай бұл сөздiң соңында моральдық мәселерге тоқталған, өзi айтпақшы нақлия айтқан. Мысалы, адам баласын қор қылатын үш нәрсе бар, олар: надандық, ерiншектiк және залымдық, - дейдi. Оларға анықтама берген. Бұл ғылымда пәлендей жаңалықтар емес, ғибрат сөздер, айталық, ерiншектiкке мынадай өте мәндi түсiнiк берген: “Ерiншектiк - күллi дүниедегі өнердiң дұшпаны. Талапсыздық, жiгерсiздiк, ұятсыздық, кедейлiк - бәрi осыдан шығады”. Сөз соңында ғибрат туралы айтылған. Онда ғақлиялық ойлар жоқ, ғибрат үшiн нақлия жазылған. Оны Абайдың өзi де сезiп, сөздi “Жә, бұл сөзден ғибрәтләндiк?!”- деп аяқтаған.